Gönderen: cem24d | 28 Kas 2009

Pirim Pir sultan Abdal

 

 

Pirim Pir Sultan Abdal

Koyun beni Hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Kadılar müftüler fetfa yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer, işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ulu mahşer olur, divan kurulur
Süçlu, suçsuz gelir anda dirilir
Piri olmayanlar anda bilinir
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur, pirimiz
Hakk’a teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

 

Reklamlar
Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

HAYATI ve SANATI

Pir Sultan’ın yaşadığı XVI. Yüzyıldan çok önceleri,daha Selçukoğolları zamanında İran ve Türkmenistan’dan pek çok sofi Anadolu’ya gelmişti.Çeşitli mezhep,tarikat ve inançlara karşı,Selçukloğulları hükümetleri hoşgörü ile davranmışlardır. Bu tarikatların çoğu Batini bir karekter taşımakta idi. Yani,din kurallarının dünya düzeni için konduğu. Dinin içyüzünü bilen bir kimsenin bu kurallara bağlı olmakla yükümlü olmayacağı esasını kabul etmekdeydi.

Bu hoşgörü devri sonlarında Moğalların Batıya akınları sonucunda Orta Asya’dan pek çok sofi Anadolu’ya kaçmaya,akın etmeye başladı. Bunun sonucunda Türkistan’ın düşün akımları Anadolu’ya gelmiş oldu. Bu yolla inanç dünyasına bir kaynaşma oldu. Yeni yeni görüş ve inançlar ortaya çıktı. Orta Asya ile sıkı bir manevi ilişki kuruldu. Bu kaynaşmalar daha çok konar-göçer Türkmenler arasında kendini gösterdi. Bu arada siyasi tutkular,aşırı istekler meydana çıktı. Şehlerin,tekkelerin çevresinde binlerce,on binlerce kişi toplanır oldu.
Bunun sonunda,ilk ayaklanma ve hükümeti devirme davranışı ortaya çıktı.XIII. yüzyılın birinci yarısında genel bir ayaklanma oldu. İşin başında Baba İlyas halifesi Baba İshak vardı. Onu.tarftarları peyganber sayarlar,yolunda can ve baş vermekten çekinmezlerdi. Bu Babalılar ayaklanması pek çok cana malolmuş,çok güç bastırıla bilmiştir. Bu ayaklanmdadan canını kurtarıp kaçanlar Kır şehir köyü Suluca Karahöyük’te yerleşen Hacı Bektaş Veli’nin çevresinde toplanmışlardı. Daha sonraları başka Batıni tarikatları da içinde toplayıp onları eritecek olan Bektaşiliğin ortamı hazırlanmış oldu.

XV. yüzyıla kadar karşıklıklar sürüp giderken İran Azebeycanı’da Safaviye tarikatı yöneticileri bu tarikatı Anadolu’ya yaydılar. Böylece yeni yeni tarikatlar ortaya çıktı.

Yıldırım Beyazit’in Timur2a yenilmesinden sonra Osmanlı şahzedeleri arasında sürüp giden kavgalarla devlet zayıf düşmüş,halk canından bıkmış,bir kurtarıcı aramakta idi. Bu sırada ortamı uygun görerek,yeni bir görüş ve inanç ileri süren Şeyh Bedreddin ayaklanması oldu. Şeyh Bedreddin toplumcu bir yönetim kurmak istiyordu.Şeyh Bedreddin büyük bir bilgin ve sofi idi.Kadından başka her şeyin ortak olduğunu yayıyor,çevresine binlerle taraftar topluyordu. Şahzede kavgalarından usanmış olan halka onun görüşleri pek çekici geliyordu.Batı Anadolu’da Aydın ve İzmir çevrelerimde iki büyük ayaklanma çıkarttı. Devletin başına,öteki kardeşlerini otadan kaldırarak geçmişilan Çelebi Sultan Mehmet bu ayaklanmayı güçlükle bastırdı. Bu kez Şeyh Bedreddin.Rumeli’nde yeni bir ayaklanmaya önder oldu.Sonunda yakalandı,asıldı. Fakat,düşünceleri gizli gizli yıllar boyu sürdü, Orta Anadolu Alevileri arasında da yer buldu. Bununla ilgili olarak ileride bir <<Padışah hükmü>>nü söz konusu edeceğiz.

Bir yandan da Erdebil Tekkesinin Sefaviye tarikatı Anadoluda’da geniş propagandalar yapıyor,kendilerine taraftarlar kazandırıyordu. Böylece Anadolu Batınilerinin Şah Safi oğullarına bağlılıkları artıyordu. Alevi-Kızılbaşlar gelecek için umutlarını onlara bağlar oldular. Birbirlerini görünce selam yerine <<Şah>>diyorlardı. Hc yerine Erdebi’e gidiyorlar, Şah Safi’yi ve onun temsilcilerini ziyaret ediyorlardı. Bunuda hac sayıyorlardı.Yavaş yavaş dinsel bağlılık siyasal bir renk almaya yöneliyor,bu da Anadolu sofularına yeni umutlar veriyordu.

Sonunda Şah İsmail,İran’da eski ikdidarı devirip Safavioğulları devletini kurdu. Caferi olan Şah İsmail. Anadolu’da bu mezhebin kurucusu olarak tanınmış,kendini mehti ve İmam; yani, Müslümanlığın meşru başkanı sayılmıştı. Osmanlı Devletinin Batıni topluluklar üzerindeki baskısı ve Şah İsmail’in propagandacılarının çabaları ona bağlılığı hem artırmış. Hem çabuklaştırmıştır. Artık bu topluluklar Osmanlı padışahını değil, Şah İsmail’i tanır olmuşlardır.

Yavuz Sultan Selim’in,babası İkinci Bayezit ve kardeşleri ile yaptığı taht gavgaları sırasında devlet güçsüz kalmıştı. Bu ortamı uygun bulan Şah İsmail,en çok etkisi altında tuttuğu Orta ANADOLU..2NUN Sivas,Tokat,Amasya,Kırşehir,Çorum,Yozgat ve Antalya illerinde hazırlıklarını bitirdi. İlk ayaklanma Antalya bölgesinde oldu. Üzerlerine gönderilen orduları birkaç kere bozdular. Sonunda daha çok dayanımayacaklarını anlayıp Sivas’a kaçtılar,oradan da Azerbaycan’a, Şah İsmaile sığındılar

Anadolu’da ayaklanmalar durmadı. Yavuz’un tahta geçmesiyle bu kez yeniden Karahisar ve Niksar bölgesindeki Aleviler ayaklandılar. Amasya üzerine yürüdüler.

Yavuz Sultan Selim, bütün bu ayaklanmalara kesin bir son vermek için Şah İsmail ile Çaldıran’da karşılaştı.Bilindiği gibi, Şah İsmail’in yenilgisinden sonra ortalık yatışır gibi oldu. Fakat,bundan sonraki yüzyıllarda ne zaman Osmanlı devletine karşı başka amaçlarla bir ayaklanma olsa; hemen paşaların,komutanların yanında yer almakta devam ettiler,onların küçük kuvetleri kısa zamanda yüz binleri bulur oldu.

Yavuz’un yerine geçen Kanuni Sultan Sülayman zamanında da ayaklanmalar olmuştur. Kanuni, İran Safevi devletine karşı savaş açtı. Bu sırada Safevi devletinin başında Şah İsmail’in oğlu Birinci Tahmasb bulunuyordu. Sultan Sülayman. 1534 yılında İran’a karşı bir sefer açtı. Daha önce Akkoyunlardan Şah İsmail’e geçen Bağdat, bu sefer sonunda ilk olarak Osmanlılara geçti. Bu kayıp Anadolu Alevilerini çok üzmüştür, Pir Sultan da bu acı ile bir manzume söylemiştir (ilerde görülecektir)
Bu seferden sonra birkaç kere daha karşılıklı toprak alıp vermeleri oldu. Sonuda 1555 yılında iki devlet arasında barış yapıldı. Gizli, açık yirmi yıl sürdü bu çatışmalar.

Bu sürekli düşmanlıklar,Anadolu’da safevi kışkırtmalarını dahada hızlandırdı. Bundaki amaç,Şah İsmail’in yenilgisinin öcünü almak ve Anadolu’daki İran-Şii nüfuzunu artırmak. Batıni toplulukların sürüp gelen düşmanlığını ve tutucu düzene karşı nefret duygularını körüklemek yolu ile yeniden yerleştirmektir.

İşte,Pir Sultan bu yıllarda bütün Alevi topluluklarının öç duygularını yansıtan şiirler söylüyor,çeşitli bölgeleri dolaşıyor, gerekli propagandayı yapıyor. İran’a da gidip geliyor. Tabii, bu çabalarda yalnız değildir,kendisi gibi yüzlerce kişi bu yolda çalışmakdadır. Başka ozanlar da aynı konuları işlemekte ve çok etkili olmaktadırlar. Osmanlı baskısından kendilerini kurtaracak olan Şah’ın gelmesini bekleyiş, zaman zaman düşülen umutsuzluklar, ayaklanmalara hazırlıklar hep Pir Sultan’ın işlediği sazının tellerinde dile getirdiği ülkü yüklü, içli şiirlerdir. Bunları konularına göre ayırdığımız şiirlerinde yer yer görmek mümkündür. Bunlardan şu sözler;<<Urum üstüne yürüyüş>>, <<yer yüzünü kırmızı taclar bürümelidir>>, <<Şah’ın İstanbu’lda salınması>> gibi daha bir çokları umut doludur. Bu uzun süren çabalar, istelinen sonucu vermedi. Devlet baskısı arttı. Belli başlı bir ayaklanma görülmedi. Hele Sivas bölgesinde göze batan bir kıbırdayışı tarihler yazmıyor. Bu bakımdan kimi araştırıcıların Pir Sultan’ı bir ayaklanma lideri diye ve bu ayaklanmada yakalanarak asıldığını ileri sürmeleri,bir tahmin olarak bile, doğru değildir. Hazine-i Evrak belgeleri bu sözlerimizi doğrulamaktadır.

Pir Sultan, Bağdat’ın Osmanlılara geçtiğini görmüş, Birinci Şah Tahmasb’ın 1575 yılına doğru ölümüne kadar süren olayların içinde yaşamış olduğuna göre, uzun bir ömürsürmüştür

Sonunda bu yaman propakandacı Sivas valisi Hızır Paşa tarafında tutuklanmış, bir süre zindanda kalmış, İstanbul’dan gelen emirle idam edilmiştir. Ülküsü uğruna başını veren bu büyük ozan,asıl ölümünden sonra daha canlı yaşamaya başlamış; hayatı esaneleşmiş ve de büyük rol oynamıştır.

EFSANELEŞEN HAYAT

HAYATINI ve sanatını bir ülküye bağlayan büyük hal ozanı Pir Sultan Abdal’ın ölümünden sonra yaşantısı bir takım efsanelerle yaşamaktadır.
Bunda sanatının, ülküsünün ve sonunun acıklı oluşunun da etkisi olduğu açıktır.Ölümünden sonra da yer altı çalışmalarını sürdüren Alevi çevrelerinde bir kahraman olarak ünü daha çok yayılmış, nefesleri kuşaktan kuşağa geçmiştir. Alevilerce büyük tanınan yedi tarikat ozanından biri olmuştur

Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

HIZIR PAŞA İLE PİR SULTAN

<<HIZIR PAŞA Sivas’la Hafik arasında bulunan Sofular köyündenmiş. Bu köy eskiden Alevi köyü imiş; sonra ahalisi azmış. Hızı Paşa,köyünden Banaz’a gelmiş, Pir Sultan’ın <<azap>>, sonra da müridi olarak bir zaman Banaz’da kalmış. Pir Sultan’a demiş ki; <<Pirim bana himmet ver de bir makama geçeyim,büyük adam olayım.>> Pir sultan da; <<Ulan Hızır, ben dua ederim, sen büyük adam olursun, paşa,vezir olursun,gelir beni asarsın>> demiş. Hasılı Pir sultan!ın himmetiyle, Hızır İstanbul’a gitmiş,orada terakki etmiş, nihayet paşa olmuş ve Sivas’a vali gelmiş. İlk işi Pir Sultan’ı Sivas’a, huzuruna çağırmak olmuş. Hızır Paşa eski şeyhine hürmetde kusur etmemiş; nefis yemekler ikram etmiş. Pir Sultan bunları yememiş. Paşa bunun sebebini sorunca, Pir sultan: <<Sen zina ettin, haram yedin,yetimlerin ahını aldın,haram para ile yapılmış yemeklerini ben değil köpeklerim bile yemez.>> Pir Sultan, Sivas’tan,paşanın konağından Banaz’daki köpeğine seslenmiş,köpekler gelmişler; önlerine Pir Sultan yemek tepsisini sürmüş, köpekler tokunmamışlar bile. Bu hakarete Paşa çok kızmış, Pir Sultan’ı Sivas’ın Toprakkale’sine hapsetmiş. Lakin yine ne olsa, eski şeyhine kıymak istememiş,ona haber göndermiş,huzura çağrıtmış. <<Eğer içinde Şah’ın adı geçmeyen üç deme söylersen seni afedeceğim.>> demiş,aşağıdaki üş şiiri söylemiş.

1
Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapılar Şah’ gidelim

Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne
Can boyanmak ister Ali müşküne
Pirim Ali, On İki İmam aşkına
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Her nereye gitsem yolum dumandır
Bizi böyle kılan ahd ü amandır
Zincir boynum sıktı halim yamandır
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Yaz selleri gibi akar çağlarım
Hançer aldım ciğerciğim dağlarım
Garip kaldım şu arada ağlarım
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Ilgın ılgın eser seher yelleri
Yare selam eylem Urum Erleri
Bize peyik Şah bülbülleri
Açılın kapılar Şah’a gidelim

PİR SULTAN’ım eydür,Mürvetli Şah’ım
Yaram baş verdi sızlar ciyargahım
Arşa direk olmuşlar ahım
Açılın kapılar Şah’a gidelim (1)

__________________
(1) Vahit Dede defterinde <<gidelim>> redifi <<varalım>>dır. Buradaki Şah,Şah Tahmasb olmalıdır.(C.O.)

2
Kul olayım kalem tutan eline
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz
Şekerler ezeyim şirin diline
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

Allahı seversen katip böyle yaz
Dünü gün ol Şah’a eylerim niyaz
Umarım yıkılsın şu ksnlı Sivas
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

Sivas ellerinde zilim çalınır
Çamlı beller bölük bölük bölünür
Ben dostan ayrıldım bağrım delinir
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

Münafıkın her dediği oluyor
Gül benzimiz saraban soluyor
Gidi Mervan şad oluban gülüyor
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

PİR SULTAN ABDAL’ım hey Hızır paşa
Gör ki neler gelir sağ olan başa
Hasret koydu bizi kavım kardaşa
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

3
Karşıda görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ala gözlü pirim sen himmet eyle
Bende bu yayadan Şah’a giderim

Eğer göğerüben bostan olursam
Şu halkın diline destan olursam
Kara toprak senden üstün olursam
Bende bu yayladan Şah’a giderim

Bir bölük turnaya sökün dediler
Yürekteki derdi dökün dediler
Yayladan ötesi yakın dediler
Bende bu yayladan Şah’a giderim

Dost elinde dolu içtim deliyim
Üstü kan köpüklü meşe seliyim
Ben bir yol oğluyum,yol sefiliyim
Bende bu yayladan Şah’a giderim

Alınmış abdesim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde Şah diyeni öldürürlerse
Bende bu yayladan Şah’a giderim

PİR SULTAN ABDAL’ım dünya durulmaz
Gitti giden ömür, geri dönülmez
Gözlerim de Şah yolunda ayrılmaz
Bende bu yayladan Şah’a giderim

<<Pir Sultan’ın böyle meydan okuması Hızır paşa’yı büs bütün gazaba getirmiş; Pir Sultan’ın asılmasını emretmiş. Bir gece Pir Sultan’ı asmaya götürmüşler. Darağacına giderken şu şiiri söylemiş:

4
Bize de Banaz’da Pir Sultan derler
Bizi de kem kem kişi bellemesinler
Paşa hademine tenbih eylesin
Kolum çekip elim bağlamasınlar

Hüseyin Gazi Sultan binsin atına
Dayanılmaz çarh-ı felek zatına (1)
Bizden selam söylen ev külfetine (2)
Çıkıp ele karşı ağlamasınlar

Ala gözlüm zülfün kelep eylesin
Döksün mah yüzüne nikap eylesin
Ali baba (3) Hak’tan dilek dilesin
Bizi dar dibinde eğlemesinler

Ali baba eğer söze uyarsa
Emir hüda’nındır, beyler kıyarsa
Ala gözlü yavrularım duyarsa
Alın çözüp kara bağlamasınlar

Sorum işlemedi (4) kadim büküldü
Beyaz vucudumun bendi (5) söküldü
Önüm sıra Kırklar Pirler çekildi
Daha (6) beyler bizi dilemesinler (7)

PİR SULTAN ABDAL’ım coşkun akarım
Akar akar yoluna bakarım
Pirim aldım seyrangaha çıkarım
Daha yıldız-Dağın yaylamasınlar

_____________________

(1) Zat: İş
(2) Ev külfeti: Ev halkı,çoluk çocuk
(3) Ali Baba, Pir Sultan’ın <<musahib>>i imiş Banazlıların rivayetine göre,Ali Baba Sivas’ta yatıyor. Eskiden bu şehirde onun adını taşıyan bir tekke ile bir mahalle vardı.
(4) Talihim yar olmadı
(5) Vucudum bendi:Vucudun damarları
(6) Artık, bundan sonra
(7) Dilemek: Aleyhinde bulunmak, hakkında dedikodu yapmak,tez viratta bulunmak.

<<Ertesi sabah ahali kahvede toplanmış,konuşuyorlarmış. Biri demiş ki: <<Bu gece Pir Sultan’ı Hızır Paşa astırdı.>> Başka biri atılmış: <<İmkanı yok, demiş, çünkü ben bu sabah onu Koçhisar yolunda Seyfi-Beli’nde gördüm. >> Diğer bir adam: <<Senin yanlışın var, ben onu Malatya yolunda Kardeşler Gediği’nde gördüm.>> Bir üçüncüsü: << Yeni-Han yolunda, şahna Gediğ’inde gördüm.>> Bir dördüncüsü de: <<Ben Tavra Boğazı’nda gördüm,>> demiş. Herkes şaşırmış. Dar ağacının bulunduğu yere gitmişler, bakmışlar ki Pir Sultan hırkasını dar ağacına asmış,kendi kaybolmuş.

<<Darağacından inip yola düzülen Pir Sultan’ın peşine <<kasas>> (ases)lar düşmüş, onu yakalamak istemişler. O sırada Pir Sultan Kızılırmak üstündeki köprünün öte başına geçmiş bulunuyormuş. <<Eğil köprü>> demiş köprü eğilmiş,suya batmış asesler köprünün beri yanında şaşa kalmışlar ve bu kerameti gördükten sonra daha bir yapacakları kalmamış,dönmüşler.

<<Pir Sultan çekmiş, Horasan’a gitmiş. Oraya, Şah’ın huzuruna varınca şu demeleri söylemiş:

5
İptida bir sofu Şah’a varınca
Niye geldin derler Urum sofusu
Çevre çevre dört yanına bakınca
Niye geldin derler Urum sofusu

Ateşin yanmadan dumanın tüter
Murtaz Ali katarırıdır bu katar
Bunca evliyaya hizmetin yeter
Niye geldin derler urum Sofusu

Bülbül gerek gül dalına konmaya
Şah İsmail gibi sama ‘ dönmeye
Musahibin yokmu derdin yanmaya
Niye geldin derler Urum Sofusuna

PiR SULTAN ABADAL’ım hele yazsalar
Arasalar ülke ülke gezseler
Yolu doğru sürmeyeni assalar
Niye geldin derler Urum Sofusu

6
Diken arasında bir gül açıldı
Bülbülüm, bahçene ötmeğe geldim
Bezirganım, yüküm gevher, satarım
Ali pazarına dökmeğe geldim

Bacım vermeyince yüküm satılmaz
Gevherin hasına hile katılmaz
İnkar toru ile şahin tutulmaz(1)
Bir gerçek toru’na düşmeğe geldim

Ben bent oldum, şu meydana atıldım
İkrar verdim, ikrarıma tutuldum
İptida taliptim, pire katıldım
Pirin eteğini tutmağa geldim

PİR SULTAN ABDAL’ım yüreğim döğün(2)
İmamlar rengine boyandım bu gün
İrehber pişirir talibin çiğin
Ahiri bu imiş, pişmeğe geldim>>

_____________
(1) Tor: Tuzak
(2) Döğün:Göğermiş, mor.

Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

KIZI SENEM’İN AĞITI

PİR SULTAN’IN Elif adında bir kızı varmış. Bunu çok severmiş. Sanem adındaki bu kız ağabeği gibi saz çalar, demeler söylermiş. Babası Pir Sultan asıldığında bu ağıtı söylemiş:

7
Dün gece seyrimde coştuydu
Seyrim ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Gündüz hayalimde gece düşümde
Düş de ağlar Pir Sultan deyü

Uzundu usuldu dedemin boyu
Yıldız’dır yaylası, Banaz’dır köyü
Yaz bahar ayında bulanır suyu
Sular çağlar çağlar Pir Sultan deyü

Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da
Kanlı yaş akıttım baharda güzde
Dedemi astılar kanlı Sivas’ta
Dar ağacı ağlar ağlar Pir Sultan deyü

Kemendimi attım. Dara dolaştı
Kafirlerin eli kana bulandı
Koyun geldi kuzular meleşti
Koçlar da ağlaşır Pir Sultan deyü

PİR SULTAN ABDAL’ım hey yüce gani
Daim yediğimiz Kudret’in nanı
Hakk’a teslim ettin ol şirin canı
Dostların ağlaşır Pir Sultan deyü

PİR SULTAN’IN BÜLBÜL ÖLDÜRMESİ

<<BİR GÜN Pir Sultan Abdal pirine gitmek üzere yola çıkıyor. Yolda bir su kenarında ağaçlık, çimenlik bir yerde dinleniyor. Üzerindeki dalda kuşlar Hakkın ayetlerini okuyorlarla, amma bunların serdarı olan bülbül hepsinden güzel okuyor. Pir Sultan mest olmuş, bunları dinliyor. Zaman zaman bülbülün gözüne uyku basıyor. Bir defesında, onu dinlemeğe doyamıyan Pir Sultan, uyandırmak için, iki parmağının arasına bir ufak taş koyup, parmağının birini yaylandırarak kuşa atıyor; hikmet-i Hüda taş kuşun başına değiyor. Kuş ölüyor, Pir Sultan’ın dizinin dibine düşüyor. İşte o zaman Pir Sultan çok yanıyor, şu şiiri söylüyor;

8
Her sabah her sabah anka-yi devran
Ne hub dertli dertli ötersin bülbül
Gafildim de bir taş cıktı elimden
Va’den tekmil imiş, yatarsın bülbül

Yumurtan çoğ imiş, zay’dir emeğin
Sana Ha’tan geldi budur dileğim
………………………………………..
Va’den tekmil imiş yatarsınbülbül

Sana senden oldu, hiç bende bilme
Bir taş değme ile düşüp de ölme
Sefil Pir Sultan’ın kusurun bakma
Va’den tekmil imiş yatarsın bülbül

Sonra Pirine gidip başında geçenleri anlatıyor ve Allahın af etmesi için Pirin himmetini diliyor. O zamanlardan beri Alevilerce iki parmağının arasına taş koyup atmak—ki buna fiske derler – günah sayılır

MENKIBELER SÜRÜYOR

ÖĞRETEMEN İbrahim Aslanoğlu, yazdığı mektupta başka söylentiler haber veriyor.

Bundan yirmi bir yıl önce Divriği’inin Ovacık köyünde merhum Aşık Selman’dan dinleyip not ettiğim bir rivayeti kendi ağzından çıktığı gibi aynen aktarıyorum;

Yeni bir asılma nedeni

Pir Sultan kızını çok severmiş, her zaman dizine oturtup okşarmış. Çevresinin geleneğine uymayan sözler söylermiş. Şunun bunun aleyhinde atıp tutarmış. Bu yüzden Sivas’ta Hızır Paşa tarafından astırılmış ve şimdiki Candarma dairesinin bulunduğu yere gömülmüş.

Yerine köpek asılıyor

<<Pir Sultan darağacında iken Hak tarafından bir köpek gönderilmiş. Pir Sultan köpeğin üstüne basıp kendi ipini çözmüş ve yerine köpeği bağlamış. Sabehleyin kalkanlar birde ne görsün? Darda Pir sultan yerine köpek asılı…

Koca aşık İran yolunda

<<Pir SULTAN Şah’a gitmek için İran yolunu tutmuş. Adını değiştirip <<Kanberoğlu>> koymuş. Çamlıbel’e gelince, İstanbul’dan Sivas’a Muhasip kim olduğunu sorunca, Pir Sultan kendini tanıtmış. Fakat, adamcağız inanmamış. Çünkü, geçtiği yollarda Pir Sultan’ın asıldığı ve Sivas’ta ateşlerin yanmadığı söyleniyormuş. Muhasip; <<Eğer sen Pir Sultan isen bana bir nefes oku>> demiş, o da bir nefes okuyup Sivas’ta ateşlerin yanmadığını ve kazan kaynamadığını anlatmış. Arkasında bir nefes daha… Onda da Hızır Paşa’nın köpeğin dübüründen üfürürse ateşlerin yanacağını açıklamaış.

<<Bunun üzerine Muhasip, Sivas’a gidip gördüklerini ve duyduklarını Hızır Paşa’ya anlatmış. Paşa köpeği dardan indirip dübüründen üfürmüş. Birinci üfürüşte dile gelip bağırmış;

<<Pir Sultan>>, ikinci üfürüşte: <<Can sultan>>, üçüncü üfürüşte: <<Yan sultan>> demiş. Bütün ateşler yanmış.

Pir Sultan İran’da

<<Pir Sultan doğruca Şah’ın yanına gitmiş. Ona seyis olmuş. Aradan epeyce zaman geçmiş. Şah’ın Sanem adında çok güzel bir kızı varmış. Kız Kanber2e aşık olmuş. Babasına anlatmış. Fakat, babası: <<Kızım, o büyük adamdır, seninle meşgul olamaz>> diyerek razı olmamış. Lakin kızını kandıramamış. Neticede evlenmişler. Nice yıllar sonra, Pir Sultan memleketini arzulamış. Meseleyi Şah’a açmış. Önce razı olmamışa da sonra ısrarına dayanamayıp izin vermiş. Sanem’le Pir Sultan Sivas’a gelmiş. Çarşıda , pazarda yan yana dolaşırlarmış. Halkın nazar-ı dikkatini celp edecek işler yapmışlar. Vaziyet Hızır Paşa’ya anlatılmış. Paşa onları çağırmış. Kız Paşa’yı görünce, genç ve yakışıklı olan Paşa hoşuna gitmiş. Paşa Kıza: <<Bu adam senin neyin>> diye sorunca kız: <<Benim bir şeyim değil, zorla kaçırdı>> diye yalan söylemiş. Pir Sultan: <<Karımdır>> demişse de kimseyi inandıramamış. Paşa ile kız evlenmişler. Kanber’in de Pir Sultan olduğunu anlatmış. Paşa korkmuş. Pir Sultan’ı tutupöldürtmüş. Ve kanlı öküz postuna sarmış. Ama Paşa, öldüğüne bir türlü inanmamış. <<Bir defe astık, köpek donuna girdi. Şimdi kim bilir ne donuna girer>> Diye günlerce beklemiş. Nihayet yıkayıp gömmek istemişler. Fakat, deri bir türlü açılmamış. <<Bunu ancak Sanem açabilir, sırrına o vakıftır>> demişler. Sanem yanına gidip: <<Açıl Pir Sultan, açıl>> demiş. Deri <<Şak>> diye ortadan ikiye bölünmüş. Yıkayıp gömmüşler. Üstüne taş, kaya yığmışlar. Bir daha da dirilip çıkmamış.>>

PİR SULTAN’IN MUSAHİBİ ALİ BABA

HIZIR PAŞA ile Pir Sultan arasında geçen olaylar sırasında, Hızır Paşa önünde söylediği 4. şiirde adı geçen musahibi Ali Baba’dan söz edildiği ve bu şiire ait 3. notta halk söylentisi olarak <<Banazlıların rivayetine göre Ali Baba Sivas’ta yatıyor. Eskiden bu şehirde onun adını taşıyan bir tekke ile bir mahalle vardır,>> denmiştir.

İ. Aslanoğlu’nun bildirdirdiğine göre; 953/1546 tarihlivakfiyede, büyük büyük bir semte adını veren, Rüstem Paşa Hoca’sı diyede tanınan Ali Baba ile yine 1041/1631 tarihlivakfiyede Ali Baba’nın torunu Sağır Ali Baba adlarına rastlandığı görülmektedir.

Pir Sultan’ın musahibi Ali Baba’nın bu Ali Baba olması mümkündür. Halk rivayeti ve vakfiye Sivas’ta bir semte adınıverdiğini bildirmektedir.
Pertev N. Boratav’ın Ali İzzet’ten aldığı Ali Baba’ya ait şiir uydurmadır.

ADI HAYDAR

BİRÇOK şiirlerinde adının Haydar olduğunu kendisi söyler. Onun için biz burada birkaç örnek vermekle yetineceğiz.

PİR SULTAN’ım Haydar diye anıldı
Hep bir aradan manalar verildi
Cennet misalinde Ali’m göründü
Kandildeki yanan nuru bil nedir

Yemen’le manevi ilgisini gösteren bir nefesinde

PİR SULTAN’ım destim demanda
İsmim Koca Haydar, neslim Yemen’de
Garip başa bir hal gelse zamanda
Orda her kişinin dostu bulunmaz

Başka iki nefesinde

PİR SULTAN’IM Haydar, Ali’me ferman
Pirime sır oldu, dertlere dermen
Ben serimi verdim ol Şah’a kurban
Neylerim kurbanı, kesdim de geldim

PİR SULTAN’IM Haydar, Hakk’a gidersin
Delisin, ahmaksın, dalga güdersin
Denilmeyen nutku söyler nidersin
Kim var Hacı Bektaş Veli’den gayri

Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

PİR SULTAN’IN KÖYÜ

PİR SULTAN Sivas’ın Yıldızeli İlçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyünde yaşamıştır. Köy Yıldız Dağı eteklerinde, Çırçır’ 48km, uzakta olup denizden yüksekliği 1700 metredir. Evleri kerpiç, damları toprak, içi dışı ak toprakla sıvanmış, çoklukla tek katlı, soğuğa karşı birkaç metre yere gömülüdür.

İlk olarak köye araştırma yapmak üzere 1939 yılında Pertev Naili Boratav gitmiş, ondan yirmi yıl sonra öğretmen İbrahim Aslanoğlu, daha yakın yıllarda da Hüseyin buluz birer ziyaret yapmışlardır.

Bu kişilerin anlatıklarına göre; Pir Sultan’ın oturduğu ev şimdi de durmaktadır. Evin önünde, Pir Sultan’ın asasının ucuna takarak Horasan’dan getirdiği bir değirmen taşı, bir söğüt ağacı (Buluzun söylediğine göre çem ağacı)vardır. Bu ev, ağaç kutsal sayılır, ziyaret edilir. Pir Sultan yaz aylarında, havaların iyi olduğu günlerde , ağacın altındaki Horasan’dan getirdiği taşın üstüne oturup karısı ile sohbet etmeyi pek severmiş. Evinin yanında (bu günbakımsız bırakılmış) birde bahçesi varmış.

Buluz’un 1969’da yaptığı ziyaretten önce1966’da Akşam Gazetesi muhabiri Cengiz Tuncer de Banaz’a gitmiş, bilinen halk rivayetlerine dayanarak özellikle Hızır Paşa ile ilişkilerini hikaye etmiştir. B u dizi yazıların arasında ilk olarak köyle ilgili resimler çıkmıştır.

MEZARI

SİVAS’TA eskiden adı Keçibulan iken sonradan Pir SULTAN’IN ASILMASIYLA Darağacı denilen yerdir. Şimdi buraya Kepçeli denilmektedir. Bugün Sanayi Çarşısının tam karşısındadır. Şimdi Mal Pazarı olarak kullanılan bu alanın Gazhane bitişiğinde, sıra söğütlerin bitiminde hafif tümsek toprak yığını onun mezarıdır. Üstü moloz taşlarla örtülüdür. Mankıbeye göre taşlar asılma sırasında Hızır Paşa’nın emriyle Pir Sultan’ın taşlanmasında kullanılan taşlardır.

Gerçek mezarırnın burası olaması gerekir. Halk da burasını göstermektedir.. Her halde asaılmadan sonra ailesi ve müritleri hükümet korkusundan alıp köylerine götürmemiş olmalıdır. Eğer götürselerdi, bakımlı bir ziyaret yeri olurdu. Oysa, köyde böyle bir şey yokyur.

Yıllar sonra hakkında söylenenler geliştikçe efsanelere bürünmüş, bunun sonucunda bir söylentiye göre; Pir Sultan, Sivas’ta asılmış fakat darağacından inmiş, Erbil’e gitmiş orada gömülmüştür. Bir de S. Nüzhet’in Bektaşi geleneğine göre, Merzifon’da yattığını vardır ki, her iki rivayetin doğruluğu kabul edilemez.

Ayrıca Kemaliye (Eğin) ve Divriği ilçelerinin ortak yaylası olan Sarı Çiçek yaylasının bir bölgesinin adı <<Koca Haydar>>dır. Burada bir tepenin doruğunda bir kümbet vardır ki burada Koca Haydar adında bir veli yatmaktadır. Koca Haydar’ın sürüp gelen soyu ve oturdukları köy Kemaliye sınırları içindedir. Koca Haydar, Sivas ve Divriği bölgelerinde ünlü bir ocaktır.

Koca Haydar’ın türbesini çevreleyen dağın doğu yönünde bulunan Bizmişen, Ağıl, Dilli köyleri aynı yamaç üzerinde olup halkın hepsi Alevi’dir. Ağıl köyü bu bölgede ocak tanınır. Kemaliye ve çevresinde Alevi bulunmadığına göre, adı geçen köyler halkının XVI. Yüzyılda hükümetin Alevi’leri sıkıştırması üzerine Sivas yöresinden buraya geldikleri düşünüle bilir. Burada yatan Koca Haydar’ın Pir Sultan olduğu söylenmektedir. Bilndiği gibi Pir Sultan’ın adı Koca Haydar’dır. Sarı Çiçek yaylasının, Banaz köyünün bağlı olduğu Yıldızeli ile sınır sınır ortaklığı da vardır. Adı geçen köylerin 918/1512 tarihli Diyarbekir defterinde adları geçmektedir. Bu Koca Haydar mezarı Pir Sultan için yapılmış makam olmalıdır. (Bk. : Mehmet Hilmi Gür, Pir Sultan Abdal’ın Mezarı; Türk Folklor Araştırmaları, sayı 255)

PİR SULTAN’IN SÖYLEDİĞİ

ŞAH İSMAİL, Akkoyunlu Devletini yıkıp Şah olduktan sonra Bağdat şehri de kendisine geçmişti. Ölümünde yerine oğlu Şah Tahmasb geçmiş, Kanuni Sultan Sülayman 1534 yılında doğuya yaptığı seferde Bağdat’ı almıştı. Tahmasb’ın saltanatı sırasına rastlayan bu olay Anadolu Alevilerini çok üzmüş, Pir Sultan bunun üzüerine yanık şiir söylemiştir. Bu şiir aşağıya alınmıştır:

9
Güzel Şah’ım çok yerlerden görünür
Aslı nedir, neye verdin Bağdad’ı
Akıl edemedim senin sırrına
Aslı nedir, neye verdin Bağdad’ı

Yazık değil mi müminle müslüme
Ne getirdin Yezid’i Bağdad üstüne
………………………………………..
Aslın nedir, meyve verdin Bağdad’

Yok mu bunda erenlerin yardımı
Ne çekersin cevrin derdini
Yiğide ar değil mi vermek yurdunu
Ah Hünkar’ım neye verdin Bağdad’

Çeksen de askerini gelsen idi
Hacı Bektaş Hanı’na konsan idi
Kırsan ol yezid’i olmaz mı idi
Ah Hünkar’ım neye verdin Bağdad’ı

Ah gidi yezit hendekler doldurdu
Kırdı Hurmail’i aldı Bağdad’ı
Çağrışıp geliyor yeşil ördeği
Aslı nedir, neye verdin Bağdad’ı

PİR SULTAN’ım der ki, üçler yediler
Kırklar da hazır idiler
Bağdad’ı Basra’yı verdi dediler
Aslı nedir, neye verdin Bağdad’ı

Şiiri S. Nüzhet biraz değişik olarak Hatayi adına yayınlamıştı (Bektaşi şairleri, 1930). Sonradan çıkardığı Hatayi Divanı’nda yanlışlığı kabul etmiştir. (s. 231). Boratav da yanlışlığa tokunmuş, şiirde geçen Şah’ın Tahmasb olacağını bildirmişti (s. 71, not: 2). İlk olarak gerçek sahibini ortaya koyduğumuz bu şiir iki bakımdan önemlidir. Birisi Pir Sultan’ın yaşadığı zamanı bildirmesi, öteki de Şah Tahmasb’la, daha doğrusu İran’la yakın ilgidir. Bu ilgi ve sevgi, yeniçeriler arasında da sürmüştür. Ama, onlar doğrudan eyleme geçmişlerdir. Ancak uzaktan bir sevgi göstermişlerdir. Nitekim doksan yıl sonra, 1623’de Şah Abbas, Bağdat’ı geri aldıktan sonra yeniçeri şairi Kul Mustafa şu şiiri söylemiştir:

10
Pirliğinde düşman sözüne uydun
Şah ne akıl ettin aldın Bağdad’ı
Malum oldu kendi kendine kıydın
Şah ne akıl ettin aldın Bağdad’ı

Tuğlar çıkıp sancağımız çekilir
Bir od düştü cihan yanar yıkılır
Yine ilin vilayetin yıkılır
Şah ne akıl ettin aldın Bağda’ı

Gaziler şemşirin alıp destine
Dökerler kanını Irak çölüne
Ser veririz İmamlar yoluna
Şah ne akıl ettin aldın Bağdad’ı

Askerle doludur dağ ile taşlar
Akar gözlerimden kan ile yaşlar
Al-i Osman serdarı Tebriz’de kışlar
Şah ne akıl ettin aldın Bağdad’ı

Mustafa eydür, gel etme inadın
Nice kere kendi kendin sınadın
Sultan Murat kırar kolun kanadın
Şah ne akıl ettin aldın Bağdad’ı

Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

HIZIR PAŞA KİMDİR

HALK rivayetleri ve şiirlerinde Pir Sultan’ı astırdığı anlaşılan Hızır Paşa’nın kimliği kesinliğe varmış değildir. Şimdiğe dek kabul edilen fakat yine de ihtimal olarak kalan, Birinci Sultan Ahmet zamanında görev yapmış olan Hızır Paşa’dır. Biz de bu paşayı kabul ediyoruz, kesinliğe yakın olarak belgelendirmeye varıyoruz.

Halk söylentilerine göre Hızır Paşa, Sivas ile Hafik ilçesi arasında bulunan Sofular köyündedir. Bu köy ahalisi Alevi imiş. Sonra azmışlar. Bu köyden Hızır, Pir Sultan’ın köyüne gelmiş, onun azabı (hizmetcisi) olmuş, sonra da müridi olmuş. Pir Sultan’ın himmeti ile Hızır İstanbul’a gitmiş Sonunda paşa olmuş, Sivas’a vali olarak gelmiş.

PİRİ HASAN

PİR SULTAN nasıl yetişti, kimler yetiştirdi? Tekke kültürü aldığına göre, tekkeden yetişdiği açıkca görülüyor. Fakat, asıl onu yetiştiren kimdi? Bu sorunun cevabını yine kendi şiirlerinden anlamaktayız. Bir nefesinde:

Gece gündüz yanar kandiller, mumlar
Pirim Hasn’ın aşk camın sunarlar
Mest olan aşıklar gülbenk çekerler
Çekilir gülbengi Koyun Baba’nın

Diyor. Bu nefesin son dörtlüğünde de:

PİR SULTAN’ım Haydar, yola bakana
Uyalım Hakk’ın cırağın yakana
Hızır derler gülbengini çekene
Çekilir gülbengi Koyun Baba’nın

Osmancık’ta yatan Koyun Baba Tekkesini ziyaret ettiği zaman söylediği anlaşılıyor. Bu arada piri Hasan’ı da haber veriyor. Tekkeyi iyi tanıdığını ışıkları yakan Hızır’ı anarak da belli ediyor. Yine Hacı Bektaş Veli tekkesini ziyaretinde onu bir daha Hasan Efendi olarak anar ve aynı nefesin son dörtlüğünde ona biat ettiği yani ona uyduğunu, bağlı olduğunu bildirir. Bu iki dörtlüğü aşağıdadır. İlk olarak verdiğimiz bu nefesin tamamı sayı 110’ dır

Hasan Efendi postunda oturur
Rum’un abdalları hizmet yetirir
Zemheride deste gülü getirir
Hacı Bektaş Veli, Sultan Balım var

Son dörtlük

PİR SULTAN, biat ettik ol erden
Muhabbet kokusu geliyor serden
Katarından ayrılma Şah-ı MerdaN
Hacı Bektai Veli Sultan Balım var

Bu nefesten ayrıca şu anlaşıla bilir: Hasan Efendi bir aralık Hacı Bektaş tekkesinde posta oturmuş, yani en üst makama getirilmiştir. Esasen ilk verdiğimiz nefesten Koyun Baba Tekkesinin de postnişini olduğunu anlamak zor değildir. Pir Sultan’ın çağdaşı Noksani, destanında Hasan Efendiden Şeyh Hasan diye şöyle söz ediyor:

Arafattan bekleyen Halilürahman
Sultan Saharlı dertlere derman
Şeyh Hasan ile güzel Şeyh Çoban
Şeyh Ahmet Dede’yi kül eden medet

Bu nefes ve destandan anlaşılıyor ki, Pir Sultan’ı yetiştiren, zamanının ünlü ve olgun bir şeyhi olan Hasan’dır. Pir Sultan’ın sağlam bir tekke kültürüne sahip olması da bunu göstermekdedir.

İKİ YARDIMCI

PİR SULTAN gibi yaman bir uyarıcının elbette yardımcıları bulunması olağandır. Bunlardan ikisinin adı biliniyor Biri Kul Himmet, öteki Kul Hüseyin,
Bu yardımcıların ikisi de şairdir. Kul Himmet bir şiirinde şöyle diyor:

Bir sözüm de var tutana
Er odur Hak’tan utana
Kul olmuşuz Pir Sultan’a
Eşiğin de kıblegahtır

Noksani adındaki Alevi ozanı, ermişler destanında Muhammed’den başlıyarak, imamları sayar, Hacı Bektaş’ı anar, velilere geçerken Pir Sultan ile başlar.
Dörtlük şu:

Pir Sultan Abdal’ı nuruna katup
Sultan Hatayi’den dest aman tutup
Kul Himmet ile hep sırlara yetüp
Nesimi derisin yüzdüren medet

Buradan anlaşılıyor ki; Pir Sultan, Şah Hatayi’den yardım elini almış, Kul Himmet ile sırlara yetmiş, yani, dostlukları çok ileri imiş. Pir Sultan için çok şeyler anlatan bu destanın sahibi onunla çağdaştır. Destan yayınlanmamıştır ve benim elimdedir. Noksani. Pir Sultan’a çok bağlıdır. Onu andıktan sonra kırk altı veliyi anar. Bunlar arasında Sarı Saltık, Kızıl Deli, Battal Gazi, Virani, Kul Yusuf, Eşrefoğlu, Aşık Oğlu, Fuzuli gibi ünlülerde vardır.

Bu arada Pir Sultan’ın kendisi de yardımcısı Kul Himmet Kardaş’ ına selam gönderir ve gönderdiği yerlerde yapacağı işler için gereke4n talimatı da kapalı bir biçimde veriri. Dikkatle okuduğunda çok şeyler söyleyen bu nefesi önemli olduğu için aşağıya alınmıştır.

11
Bizden selam söylen Kul Himmet kardaşa
Vucudun şehrini gezsin de gelsin
Yedi kat yer ile yedi kat göğün
Onun manasını versin de gelsin

Benim aradığım Hazret-i Ali
Altından dökülmüş Düldül’ün nalı
Kırk arşın kuyudan kim çıkarmış yolu
Yolun tedarikin sürsün de gelsin

Dervişlik dediğin bir kolay iştir
Ali’nin gördüğü mubarek düştür
Canı yok, cismi yok bu nasıl kuştur
Bu kuşun dilinden bilsin de gelsin

Derviş dediğin arıdır özü
Araya mı gitti garibin sözü
Demirin üstüne karınca izi
Karanlık gecede görsün de gelsin

PİR SULTAN Abdal’ım özümüz darda
Seni sakınırım ağyar nazarda
Çıkmadık canda, kazılmadık mezarda
Cenaze namazın kılsın da gelsin

Kul Himmet bir nefesinde pirinin Pir Sultan olduğunu söyler
Dörtlük şu:

Hatayi, Kul Himmet, pirim Pir Sultan
Hem Küçük Yatağan, Büyük Yatağan
Erenler celladı ya Hacım Sultan
Zahirde Batında sen imdat eyle

Kul Himmet, şiirinde mahlasının yanında çok zaman Pir Sultan’ <<Kul Himmet Üstadım>> diye anmaktan zefk duyar.
Kul Hüseyin’e gelince, onun daha genç ve Kul Himmet’in müridi olduğu anlaşılıyor. Bu yüzden onu ikinci planda görüyoruz. O da şairdir, Pir Sultan ve Kul Himmet’e benzekleri vardır.

Yukarda anılan Noksani, adı geçen destanında Kul Hüseyin’den de şöyle söz eder:

Sefil Kemter, Er Mustafa, Virani
Kul Yusuf ile Kul Veli
Kul Seyyah, Kul Hüseyin, Şeyh oğlu
Kaygusuz Abdal’ı kül eden medet

Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

PİR SULTAN TOPLUMCU MUYDU?

YILDIRIM İle Aksak Timur olayından sonra Osmanlı ülkesinde şahzade kavgalarının doğurduğu karışıklık sırasında Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in Batı Anadolu ile rumeli’de ayaklanmalar çıkardığı bilinir. Bu ayaklanmalar tam anlamıyla toplumcu bir nitelik göstermektedir. Kadından başka her şeyin ortak olduğunu savunan Şeyh Bedreddin’in asılmasından (1420) sonra da onun yolunu tutanlar, sinmiş olamakla birlikte, çalışmaları durmamış gizli gizli ve içten içe sürmüştür

Bu durumu açıklayan yeteri kadar belge elimizdedir. Ali Oğlu ile Dedem Oğlu adında iki şair-dervişin şiirlerinde, on yedinci yüzyılda, Şeh Bedreddin’in asıldığı ve yattığı yer olan Serez’de (Trakya’dadır) gizli bir toplantı yaptıkları anlaşılıyor (Bk.: Cahit Öztelli, XVII. Yüzyılda devrimci iki şair, <<T.F. Aaraştırmaları>>. S. 73 ve 74, 1955). Yakın zamanlara kadar Trakya’da Bedreddin yolu sürmekte idi (Bk: Vahit Lütfü Salcı; Trakya’da Türk kabileleri, <<Türk Amacı>>, yıl 1, sayı 7, 1943). Şah İsmail’in atası Anadolu’ya gelmiş, Rumeli’ye de giderek Bedreddin Sofilerini kendisine uydurmuştur.

Bedreddin tarikatının XVI. Yüzyılda Orta Anadolu’da Aleviler arasına yayıldığı, aşağıdaki padışah hükmünden de anlaşılmaktadırki. Bu padışah emri, Sivas ili içindeki kadılara yazılmış olup özetle şöyledir (sadeleştirilerek):

<<Sivas Sancağındaki kadılara emrimdir.Hükmünüz altındaki yerlerde Sımavlı topluluğundan bazı kimselerin Tanrı yolundan saptıkları,şeriat dışı bir çok kötü işleri işledikleri, Kızılbaş başlığı giyip, Şah muhupleriyiz, dedikleri ve toplantılarda börk giyip nice Müslümanların baştan cıkmasına sebep oldukları bildirildiğinden kanun yolu ile mahkemeleri yapılıp gerçeğin meydana çıkması fermenım olmuştur.
Emrim size geldiğinde, yukarıda söylenenleri yapanlar, meşhur ve tanınmışları kimler ise kanun gereğince mahkemeye getirtip doğrulukla soruşturasın. Gerçekten ehl-i sünnet ve cemaattan olmayıp, yoldan sapmış olduğu için Şah tacı (başlık) giyip şeriat yolundan uzaklaşarak, Müslümanları yoldan saptırarak zararlı işler yaptıkları gerçek ise ad ve sanları ile yazıp bildiresin. Ama, bu bahane ile kendi halinde olanı kanuna aykırı olarak incitmekten sakınasın. 1022/1613.>>
(Başbakanlık Arşivi Mühümme defteri no.: 80, sayfa 19,Hüküm 49),

Bu hükümden anlaşılıyor ki, XVI. Yüzyılda Sivas ve çevresinde Aleviler arasında Şeyh Bedreddin ilkeleri yayılmış, propagandalar artmış, İran ile ilişkiler hızlanmıştır. Bu işleri yapanların ileri gelenlerinin muhakeme edilerek İstanbul2a bildirilmesi, oradan gelecek emre göre haklarında gerekli olanın yapılması emredilmektedir.

Daha buna benzer birçok fermen Anadolu ve Trakya vali ve kadılarına gönderilmiştir. Elebaşların gizlice ortadan kaldırılması istenmiştir. Bu emirlerden şu anlaşılıyor ki, İran’dan cesuszlar gelmekte, buna karşılık oradan armağanlar gelmektedir.
Bu gizli ya da açok çalışmalarkarşı hükümet de tedbirler almakta, aralarına gizlice memurlar sokarak teftiş ettirmekten geri kalmamaktadırlar. Kısaca anlattığımız bu işler ile emirler için Hazine-i Evrak belgelerini şu eserde görebilirsiniz: Ahmet Refik, XVI. Yüzyılda Rafizilik ve Bektaşilik, İstanbul 1923

Yukarda özetini verdiğimiz fermen Ahmet Refik’in eserinde yoktur. Bu fermen ile Ahmet Refik’in Hazine-i Evrak’tan topladığı elli dört hükümden çıkardığımız sonuç şu oluyor:
Kanuni Sultan Sülayman ve ondan sonra gelen ikinci Selim, Üçüncü Murat, Üçüncü Mehmet, Birinci Ahmet zamanlarında Anadolu ile Rumeli2nde Batıni’lerin gizli çalışmaları artmış, hükümet de bunları ileri gelenlerini türlü bahanelerle cezalandırma yolunu tutmuştur.
İşte, bu devrede büyük bir çalışma içinde bulunan. Sazıyla da çok etkili olan ve bütün yurdu dolaşıp propaganda yapan Pir Sultan Abdal da gözde uzak kalamazdı. Bu yüzden kovuşturmaya uğramış, önce muhakeme edilerek hapsedilmiş, başkentten gelen emir üzerine Sivas’ta asılmıştır.

Bu arada Şeyh Bedreddin’in toplumcu ilkeleri Sivas ve çevresinde hükümetin gözüne batacak derecede ilerlemiştir. Bu ortam içinde ateşli bir Şah taraftarı ve Batıni olan Pir Sultan Abdal, akımın dışında kala bilir midi? Kalamayacağını olağan saymak en doğru düşünce olur.

Kimi araştırıcıların sandıkları gibi Pir Sultan bir ayaklanma önderi değildir. Belki olabilirdi,ama zamanı gelmediği için eyleme geçmemiş olabilr. Ama, bir ayaklanma sonucu asıldığı hiç de doğru gelmemektedir. Bi kere, yaşadığı dönemde Sivas çevresinde hiçbir ayaklanma olmamıştır. Bu yön göz önünde tutularak yaşayışı ve şiirleri topluca gözden geçirilince, onun birkaç kere kovuşturmaya uğrayıpkurtulduğu anlaşılamktadır.

Özeti verilen hükme bakarak ve hükümetin genel tutumunca İstanbul’dan emir gelmeden hiç kimsenin öldürülmediği bilinmektedir. Bunun dışında halka duyurmadan gizlice öldürülenler de olmuştur. Çoğu zaman bunların İstanbul’a getirilip orada işlerinin bitirildiği de oluyordu. Bunun dışında halk önünde yapılan asılmalar, taraftarları korkutup yıldırmak için yapılırdı. Öyle anlaşılıyor ki , Pir Sultan’ın asılması; ünü çok yaygın ve korkusuz olması, çekinmeden eyleme geçmesi ve bazı ihbarlar sonunda olmuştur

Bunları doğrulayan gerçeği kendi ağzından da öğreniyoruz. Bir şiirinde İstanbul’dan fermen geldiğini, başının yere düşeceğini bildiğini, bununla birlikte korku göstermediğini, ancak Tanrının imdada yetişmesi dilediğinde bulunduğunu belirtiyor.

İlk olarak yayınlanan nefes şudur

12
Sultan Ali’m bir iş geldi başıma
Yana yana ağlanacak iş oldu
Malum olsun yarenime eşime
Ferman geldi, serim yere düş oldu

Yetiş imdadıma Celi Celal’ım
Hünkar Hcı Bektaş, Şah Sultan Balım
Efendime malum benim de halim
Benim derdim cümle derde baş oldu

Derviş olan şükür edip oturdu
Herkes kendi kısmetini götürdü
Namerdin lokmasın cömert yetirdi
Münkirin torbası şükür boş oldu

PİR SULTAN, kaildir Hak’tan gelene
Şükür olsun damenimi salana
Akrancığın kendisinden bulana
Derdim deva buldu, gönlüm hoş oldu

Yine başka bir nefesinde her an ölümü beklediğini, üç beş günlük ömrü kaldığını öğreniyoruz. Besteside bulunan bu nefesten bir dörtlük şudur:

Şunda üç beş günlük müddetim kaldı
Emanet sahibi geldi de gitti
Metaımız aldı, yükümüz tuttu
Ömrümün kervanı göçmeden gel gel (1)

_______________
(1) Tamamı için bu bölümde 20 sayılı nefese bakınız

Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

SOYU –SOPU

BİR şiirind
PİR SULTAN ABDAL’ım destim damanda
İsmim Koca Haydar neslim Yemen’de
Garip başa bir hal gelse zamanda
Orda her kişinin dostu bulunmaz

Diyor. Pir Sultan’ın soyunun Yemen’den olması uzak bir ihtimal olarak da kabul edilemez. Bir çok Türk tarikat ulularının Arabistan’a, Halifelere yakınlığı, onların soyuna bağlanması vardır ki, bu halk üzerindeki nüfuzlarının artması için uydurulmuş olmaktan ileri gidemez. Bu şiirin kendisi tarafından söylendiği de şüphelidir. Çünkü, tamamında ve şu mısralarda

Biz de gel oldu kanlı Sivas’ta
Hızır Paşa bizi astı bulunmaz

Gibi sözler söylediğine göre, ölümünden sonra müritleri tarafından söylendiği düşünülebilir
Bunun yanında. İlk olarak yayınlanan bir nefesinde (Türk Dili, sayı 34—1954):

Benim aslım Horasan’dan Hoy’dandır
Kırklar olduğun Kanber de yandadır
Tanrının aslanı Ali nurdandır

Kırklara serçeşmesin pirim Ali
Cümlemizden ulusun Kızıl Deli (1)
______________
(1) Tamamı bu bölümün sonunda, 28’dedir

Hoy kasabası orta çağda önemli bir kültür merkezi olduğu gibi askeri seferler için de değerli bir üstür. Bu gün İran Azerbaycanı’nda Türklerin çoğunlukla bulunduğu şirin bir ticaret şehridir. Horasan, bilindiği gibi İran’ın doğusundadaki Türk yurdudur. Belki, ilk soyu Horasan’dan Hoy’a göçmüş, oradan da daha sonraları Anadolu’ya gelerek Sıvas’a yerleşmiştir (Horasan ve Hoy için İslam Ansiklopedisi’ne bakınız)

Nefeslerinde arasıra Horasan’dan söz etmesi ve halk söylentileri Pir Sultan’ın buralarla yakın ilgisi olduğunu göstermektedir.
Köyü Banaz yakınında bu gün de mezarı bulunan Pir Sultan evladından Seyit Ali Sultan’ın Horasanlı oluşu, soyunun Horasan-Hoy’lu oluşuna bir delil sayılabilir (Bk. P.N. Boratav, s.34).
Pir Sultan mahlasının yanında bir çok şiirlerinde <<Haydar>>, <<Koca Haydar>> diye kendi adını söyler. Halk söylentileri de bunu doğrular.
AİLESİ, ÇOCUKLARI

HALK söylentileride Pir Sultan’ın üç oğlu ve bir kızı vardır. Oğulları Seyit Ali, kendi köyü Banaz’ın üst yanındaki çam korusunda; Pir Mehmet, Tokat’ın Daduk köyünde, er Gaip de Dersim’de yatmaktadır. Tunceli bölgesindeki aşiretler arasında <<Pir Sultan zadeler>> soyu vardır.
Kızının adı Sanem’dir. Elif adında birde kız kardeşi vardır. Pir Sultan’ın oğlu Pir Mehmed de şairdir. Bir nefesinin son dörtlüğünde şöyle diyor:

Aşık oduyla ciğerciyi dağlıyım
Boş değilim, bir ikrara bağlıyım
Abdal Pir Sultan’ın abdal oğluyum
Adım PİR MEHMET, pirim Ali’dir

Aslanoğlu’nun gönderdiği şiirler arasında Pir Sultan’ın, oğlu Mehmet için söylediği çok duygulu birde ağıt vardır. Bu ağıtta Mehmet2in ölümü ile ilgili kimi olaylara da dokunulmaktadır. Bunlar, atının bağdan boşanması, ak gövdesinin yerlere döşenmesi, kılıcının, kalkanının başkaları tarafından kuşanılması, bey içinde bey olması, divanda bulunması olup, Mehmet’in yetişkin çağda bir delikanlı iken kaza ile öldüğünü düşündürüyor.

Yukarıda şair olduğunu söylediğimiz ve bir dörtlüğünü verdiğimiz şiirin sahibi Mehmet ağıtta adı geçen Mehmet olmalıdır.

13
Sabahın kalktım ezan okunur
Ezan sesi kulağıma dokunur
Duyar düşmanlarım kına yakar
Uyan Mehmmed’im, sinem bülbülü

Mehmmed’in atı tavlada bağlı
Ananın babanın ciğeri dağlı
Mehemmed gideli boynuymuz eğri
Uyan Mehemmed’im, sinem bülbülü

Mehmed’in atı bağdan boşandı
İndi ak göğdeler yer döşendi
Kılıcın kalkanın eller kuşandı
Uyan Mehmed’im, sinem bülbülü

Mehmed’in atın saza koydular
Sine taşlarını düze koydular
Yaza ahd ettiler güze koydular
Uyan Mehmed’im, sinem bülbülü

Babası der, bey içinde bey idi
Başı karamanlı kühi dağ idi
Mehmed’im ol divanda sağ idi
Uyan Mehmed’im, sinem bülbülü

Anası der, ben bu cevre dayanamam
Uyumuştur, uyarmağa kıyamam
Ölüm hakk’ın emri, ölmüş diyemem
Uyan Mehmed’im, sinem bülbülü

PİR SULTAN ABDAL’ım inip gitmeli
Atlar eğerlenmiş, binip gitmeli
Garip bülbül şu cihanda ötmeli
Uyan Mehmed’im, sinem bülbülü

Vahit Dede defterinden alınan başka bir ağıt, belki aynı oğlu için söylenmiştir. Yalnız, bu ikinci ağıtta ad söylenmemiş, <<körpe kuzu>> deyimi kullanılmıştır. Belki de bu başka oğlu için söylenmiştir. Öyle olunca da Pir Sultan’ın iki evlet acısı çektiğini söyleye biliriz. Bu ağıt türkü biçimindedir.

14
Dinleyin aşıklar benim sözümü
Felek yaktı kül eyledi özümü
Elimden aldırdım körpekuzumu
Her gün kıyamet oğlum diye diye
Bir gün kıyamet oğlum diye diye

Felek bana şöyle bir oyun saldı
Dudu dilli kuzucağımı aldı
Neyleyim kardaşlar elim boş kaldı
Her gün kıyamet oğlum diye diye
Bir gün kıyamet oğlum diye diye

Yakarım yakarım ateşim tütmez
Seslerim seslerim bülbülüm ötmez
Oğlumun hayali karşımdan gitmez
Her gün kıyamet oğlum diye diye
Bir gün kıyamet oğlum diye diye

PİR SULTAN’ım dünya fanidir fani
İnsana verdiler emenet canı
Dünyadan ahrete uludur yolu
Bundan gayrı yol yoktur dönesin geri
Her gün kıyamet oğlum diye diye
Bir gün kıyamet oğlum diye diye

Aynı ölüm üzerine söylenmiş aşağıdaki ağıtta ozanın acıları belli oluyor.

15
Bana gül diyorlar neme güleyim
Ağlamak şanıma düştü neyleyim
Elin gülü açmış al ile yeşil
Şu benim güllerim soldu neyleyim

Kolumdan aldırdım nere bazım
Arşa çıkardılar ah-u süzumu
Elimden aldırdım yavru kuzumu
Firkatı bağrımı deldi neyleyim

Haberin alayım seher yelinden
Ördek kalkar mola kendi gölünde
Korkum ayrılıktan, fikrim ölümden
Geldi çattı beni buldu neyleyim

Ulu sular gibi çeşmin çağlayan
Mahrum olmaz özün Hakk’a bağlayan
Yar yitirmiş yana yana ağlayan
Akibet başıma geldi neyleyim

PİR SULTAN ABDAL’IM Kırklar, yediler
Bu yolu erkanı anlar kodular
Allah verdiğini almaz dediler
Bana verdiğini aldı neyleyim

Pir Sultan’ın Mehmed adındaki oğlunun bir nefesi var. Bu Mehmet’in, daha önce ağıtlarını verdiğimiz Mehmed olması düşünüle bilir. Ölen Mehmed’in yetişkin çağında bir kaza ile öldüğü anlaşıldığı da belirtilmiştir. Mehmed’in şiiri deaşağıdadır

16
Pir elinden elifi tac üründüm
Kubbesi duvazde, İmam Ali’dir
Nasibim ol verir, andan iterim
İki cihanda da varım Ali’dir

La deyemez buna her alim hoca
Gözüyle bir olup dip kapı baca
Aleme şavk veren dün, erte, gece
Gören gözlrimde nurum Ali’dir

Tarikat dediler bir yol sürdüler
Getirdiler elimize verdiler
Mervan’ları Zülfikar’la kırdılar
Yezid’i katl eden yarim Ali’dir

Sürdüm ötesin evlada yetirdim
Sohpetimde can terceman getirdim
Anın emri ile oturdum durdum
Gönlümde gayrı yok, varım Ali’dir

Aşk oduna cığerciği dağlıyım
Boş değilim, bir ikrara bağlıyım
Abdal PİR SULTAN’ın abdal oğluyum
Adım PİR MEHEMMED pirim Ali’dir

Bu gün de Banaz köyünde on dördüncü göbekten bir erkek torunu vardır.1939 yılında köye giden Bortay söyle diyor:
<<Banaz köyü Pir Sultan’ın hatıraları ile doludur. Köyda onun neslinden geldiği söylenen bir aile de mevcuttur. Orada geçirdiğimiz günlerde bize melümat verenler arasında bulunanlardan Haydar Efendi adında bir genç adam onun sülalesinden diye kabul olunmakta ve ihtiyarlar tarafından dahi hürmet görmektedir(s. 34)
Aslanoğlu, Sıvas Müzesinde bulunan Şer’iye Sicillerinde h.1266/ m. 1849-50 tarihli defterde <<Divriği’nin Murmana köyünden Hamza bin Pir Sultan>> kaydını bulmuştur. Bu Pir Sultan oğlu Hamza’nın şairimize yakınlığı üzerine şimdilik bir şey söylenemezse de Pir Sultan’ın mezarı bölümnde görülen Eğin ve Divriği arasındaki Çiçek Yaylası’nın Koca Haydar bölgesinde yatan Koca Haydar (Pir Sultan) soyundan olması da düşünülebilir.
Elimizde Pir Gaip Abdal adında bir Bektaşi şairinin bir nefesi var. Bu nefeste Kanuni Sultan Sülayman ile Budin savaşında bulunmuş ve şehit olmuş Bektaşi azizlerinden Gül Baba’nın maneviyatından <<istimdat>> ediliyor. Her bakımdan Pir Sultan’ın feryatlarını andıran bu nefesten bir dötlüğü örnek olarak veriyoruz.

Kan revandır gözümüzde yaşımız
Bir araya gelmez oldu beşimiz
Şimden gerü Hü demektir işimiz
Gel dinim, imanın, nurum Gül Baba

Bu ozanın Pir Sultan’ın yukarıda adı geçen oğlu Er Galip olması düşünülebilir. Zaman şiirin konusunu ve edası da uygunluk göstermektedir. O da Pir Sultan gibi bunalım içindedir. (Bk.: <<Türk Folklor Araştırmaları>>, 1, s. 3. M. Halit Bayrı; Pir Gaip Abdal yazısı.)

Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

YALNIZ PİR SULTAN DEĞİL

KOVUŞTURMALARDA ve sonunda asılmada Pir Sultan yalnız değildir. Tarihlerim, arşiv belgelerinin de belirtiği gibi Yavuz Selim ile Şah İsmail’in savaşlarından sonra, önemli bir Alevi merkezi olan Sıvas bölgesine karşı hükümet baskısı artmış, şiddetini kaybetmeden yüzyıl boyunca sürmüştür. Bu arada pek çok kimse cezalandırılmıştır.

Pir sultan’ın aşağıdaki şiiri bu gerçeği pek açık olarak göstermektedir. Kendisinden önce de asılanlar olmuştur. Pir saultan <<Yezitlerin zulmünden kurtulmadıklarını>>, <<Hakkın korkusunu ceken iki piri asmağa götürdüklerini>>, <<Cellatların yani Osmanlı hükümetinin ellerinin kana bulandığını>> acı acı anlatırken <<dağların taşların>> ağladığını içli bir sanatçı ustalığı ile anlatıyor. Ama, onlar kendisi gibi sanatçı olmadıkları için geride izleri bile kalmamış, unutulup gitmiştir. Ancak, acı sonlarını bize yine Pir Sultan haber veriyor.
Şimdi Pir Sultan’ı dinleyelim. Yüzyılların ötesinden ülkücü bir yüreğin yanlışlarının çınayışıdır bu… Kardeşi kardeşe kırdıran kötü siyasetin yüz karasıdır bu…

17
Kurtulmadık Yezitler zulmünden
Dağlar da ağlaşır pir sultan deyü (1)
Aramışlar dünyasını bulmuşlar
Canlar da ağlaşır pir sultan deyü

Asmağa götürdüler pirin ikisin
Anlar da çekerdi Hakkın korkusun
Arifler de söylerdi kaygusun
Arifler de söyleşir pir sultan deyü

Cellatların eli kana bulaşır
Can cesetten çıkar Hakka ulaşır
Koyunlar kuzular bile meleşir
Koçlar da ağlaşır pir sultan deyü

Uzundur uzundur o Şah’ın boyu
Yıkılsın, kalmasın yezidin soyu
Eridi akar Yıldız Dağın suyu
Sular da ağlaşır pir sultan deyü

PİR SULTAN’ım eydür, ey yüce Gani
Üstümüze biçildi şehit donu
On iki İmam’a karıştı kanı
İmamlar ağlaşır pir sultan deyü

______________
(1) buradaki <<Pir Sultan>> sözü, ozan Pir Sultan değildir. Tarikatlerde ulu kişilere <<pir, şah, sultan>> gibi hitaplarda bulunmak gelenektir. Pir Sultan’ın ölümünden sonra kızı ağzından söylenen nefes Pir Sultan’ın bu nefesine benzektir. Bu nefes ilk olarak (Cahit Öztelli, Türk Dili, s 34. Temmuz 1954 ) de çıkmıştır. Canlar; dostlar, yoldaşlar demektir.

Üstlerinde şehitlik kefeni biçilmiştir. Bunu Pir Sultan da biliyor. Ama, o yine yolundan dönmez, dönmiyecektir de. Bunu bir çok nefeslerinde tekrarlar.

Vermişim canımı, korkmam ölümden
Zahit bilmez gerçeklerin yolundan
Yezit oğlu yezitlerin elinden (1)
Çok demdir didardan kaldım erenler (2)

(Tamamı 113’de)

___________________
(1) Sunni Osmanlıların elinden.
(2) Çok zaman hükümetin kovuşturması yüzünden dostlardan uzak kaldığı anlaşılıyor. Başka manzumelerinden de bunu andıranlar vardır.

Hasan’ın ismi gönlümden ayrılmaz
Şah Hüseyin diyen diller yorulmaz
Bu yolda ölene soru sorulmaz (1)
Gel Muhammed Ali dergahına gel (2)

(Tamamı 102’de)
___________________
(1, 2) Ülkü yolunda ölenlerin günahlarının sorulmayacağı, şehit sayılıp cennete gidecekleri, öyleyse Ali dergahına yani baş koyduğumuz ülküye sen de gel, diyor.

Kadılar, müftüler fetfa yazarsa
İşte kement, işte boynum,asarsa
İşte hançer, işte kellem, keserse
Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan

(Tamamı 27’de birinci bölüm)

Safasına cefasına dayandım
Bu cefaya dayanmayan gelmesin
Rengine hem boyasına boyandım
Bu boyaya boyanmayan gelmesin

(Tamamı 107’de)

TUTUKLANMA VE ZİNDAN

Halk söylentileri, O’nun tutuklandıktan sonra bir süre Sıvas’da Toprakkale denilen zindanda yattığını bildiriyor. Bunun doğru olduğunu kendisi de haber veriyor. Öğretmen İbrahim Aslanoğlu’nun cönklerden derlediği aşağıdaki nefeste, Banaz’dan Sıvas’a sürüldüğü, zindana atıldığı, işkence edildiği, buna sebep, üstünde çıralar yarılası muhbirler olduğu, sonunda urganın boğazına takılacağı söyleniyor.

18
Banaz’dan sürdüler bizi Sıvas’a
Erlar himmet edin ben gidiyorum (1)
Garipçe canıma kıldılar cefa
Erler himmet edin ben gidiyorum

Gidi kafir gelir dedim imana
Kuzular ağlıyor hem yana yana (2)
Getirip te hapsettiler zindana
Erler himmet edin ben gidiyorum

Gidi dideciğim …………….. olmadı
Güzel Şah’a gelir dedim gelmedi
Pirimizden bize himmet olmadı
Erler himmet edin ben gidiyorum

Urganım çekildi, sığındım dara
Üstüme döküldü ağ ile kara (3)
Muhburim üstünde çıralara yara
Erler himmet edin ben gidiyorum

PİR SULTAN ABDAL’ım belim büküldü
Aktı gözüm yaşı yere döküldü
Ahır, urgan boğazıma takıldı (4)
Erler himmet edin ben gidiyorum (5)

___________________
(1) Burada <<erler>> konu komşu, köy halkı, yoldaşlar
(2) Kuzular: Çoluk çocuk
(3) Ağ ile kara: Felaket
(4) Ahır: Sonuda.
(5) <<Himmet edin>> demekle <<çaba gösterin, kurtarın>> demek istediği anlaşıla bilir

Bu nefes, daha Banaz’da iken söylenmiştir. Sıvas’a götürmeye gelen hükümet aseslerini (candarma) görünce ve kendisine iş bildirince, başına gelecekleri bildiği için, olmuş gibi konuşuyor. Bu tip konuşma hem halkta, hem de sanatta vardır.

HÜKÜMETİN TELAŞI

İRAN’DA Şah Tahmasb tahttadır. İstanbu’da padişah ölür, Üçüncü Murat yerine geçer. Yıl 1574
İstanbul!da, Tahmasb’ın büyük bir kalabalık ile elçi göndereceği, Murad’ı tebrik edecekleri ve birlikte çok değerli armağanlar getirecekleri öğrenilmiştir. Hükümeti bir telaş almıştır. Kalabalık elçilik heyetinin nerelerden geçeceği, geçtiği yerlerde nasıl karşılanacakları gibi protokol işleri için valilere, sancak beylerine emirler yağdırılmaktadır. Bu emirler içinde konumuzla ilgili çok değerli bilgiler vardır. Elçi, Osmanlı topraklarına girdiğnde kimlerin onlara gelip görüştükleri, ne gibi nezir ve pişkeşler verdikleri öğrenilecek, görüşenlerin adları İstanbul’a bildirelecek ve halk mümkün olduğu kadar elçi ve yanındakilerele görüşüldürmeyecektir.

Elçilerin eskiden olduğu gibi Ladik ve Osmancık yolundan gönderilmesi, refakata memur edilecek bir <<müstakim ve mütedeyyin katibin>>, heyetin yolda kimse ile ve özellikle <<yukarı canibe meyil edenlerle>> görüşmesine engel olunup gizli ya da açıktan buluşarak <<izhar-ı muhabbet>> edenleri köy ve şöhretleri ile tespit edip defterini hükümete teslim etmesi gibi sıkı emeirler verilmiş, bu gibilerin haklarından gelineceği de bildirilmiştir. (Bu arşiv belgeleri için Bk.: Bekir Kütükoğlu, Şah Tahmasb’ın Üçüncü Murad’a Celus tebriki, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, cilt XI, sayı 15, İstanbul 1960)

Şu belgelerle, açıkca ve resmen hükümet Alevilerin Yukarı Canibe (İran’a) karşı sevgisini kabul etmekte, bu ilgi ve svgiden çekinmektedir. Bu yüzden, görüşmeleri önleme ve herhengi bir olay cıkma korkusu, telaşı içindedir.
Bu telaş ve korku yalnız bu elçi gelişi süresine bağlı değildir. Her zaman sorumlu kişiler, buna benzer emirler verilmiş, gizli memurlarla durumları araştırılmış, ileri gelenleri türlü yollarla cezalandırılmış, kimisi açıktan öldürülmüş, kimisi de İstanbul’a getirilerek icabına bakılmıştır.

İşte yüzyıllar boyunca, bazen şiddetlenerek, bazen hafifleyerek süren baskı içinde, Pir Sultan gibi ateşli bir ülkücünün yakayı kurtarması beklenemez.
Pir Sultan bu ortam içinde yaşamış, kovuşturmalara uğramış fakat bir türlü eyleminden geri dönmemiştir.

EĞİTİM VE ÖĞRENİMİ

PİR SULTAN’I YETİŞTİREN, Tekke eğitim ve öğretimidir. Şiilerinde okuduğundan, yazdığından sık sık söz eder. Nefeslerindeki bilgi yüküne bakarak, Tekkenin verdiği ölçüde öğrenim gördüğü anlaşılıyor. Hiç de ümmi olmadığı açıktır. Ayrıca Halifeler tarihini, Evliya menakıblarını, Tarikat kurallarını, Peyganber mankıbelerini de iyi bildiği görülüyor.

O çağlarda Tekkelerin birer eğitim yuvası olduğu düşünülürse, Pir Sultan gibi zeki ve yetenekli kişilerin yetişmesinde oynadığı rol anlaşılır. Tekkelerde ayrıca şiir ve müzik öğrenimi önemli yer tutar.

ÜN VE ETKİSİ
*
BÖYLE Bir ortamda iyi ustalar önünde eğitim gören Pir Sultan Abdal, halk ve tekke sanatının doruğunu yükselmiş, kendisinden sonra gelenler üzerinde çok etkili olmuştur. Denilebilr ki, Yunus’tan sonra, Pir Sultan, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş edebiyatının öncüsü, Tekke sanatının kurucusu olmuştur. Kendisi Hatayi’nin etkisinde kalmış ise de, çağdaşları ve sonraki kuşaklar üzerinde etkili olmuştur. Ondan etkilemeye hemen hiçbir Tekke ozanı yoktur, demek yanlış olmaz. Bütün Bektaşi – Alevi Tekke ve çevrelerinde onun nefesleri çok yaygındır. Nefesleri her zaman Ayn-ı cemlerde beste ile okunmuştur. Hatta, semehlar onun nefesleri ile çekilmiştir. Elde bulunan Tekke musiki içinde en çok Pir Sultan!ın nefesleri yer almaktadır. Bütün yurtta birbirinden uzak Alevi çevrelerinde hala nefesleri söylenmektedir.

Yüzlerce yıl önce yazılmış cönklerde görülen nefeslerini bu gün de Torosların en uzak köylerinden dinleyebilirsiniz. Hiçbir Tekke ozanı böylesine yaygın üne kavuşmamıştır. Onun içindir ki, Alevilerin büyük saygı ve sevgi duydukları, için Fuzili’nin de bulunduğu yedi ozan arasında Oda başta yer alı.

Gönderen: cem24d | 26 Kas 2009

SANATI VE ŞAİRLİĞİ

PİR SULTAN, Halk Edebiyatı geleneklerinden hiç ayrılmamış, kafiyede, ölçüde, dörtlüklerin kuruluşunda milli edebiyata bağlı kalmış, hiçbir nefesinde bunların dışına çıkmamıştır.
Kullandığı ölçü (vezin) ya koşma ölçüsü olan birli (4-4-3 ya da 6-5 duraklı) ya da semai (4-4 ya da 5-3) ölçüsü sekizliyi kullanmıştır. Yalnız bir nefesinde gazel düzenini denemiş ise de yine bunda da hece ölçüsünü kullanmıştır. (sayı: 247). Bu tip şiirler Yunus Emre’de de bol bol vardır. Pir Sultan daha az olarak yedili ölçüyü de kullanmıştır. Bu ölçünün halk manilerinde en çok kullanılan ölçü olduğu düşünülürse, Pir Sultan’ın halk şiirlerine verdiği önem görüle bilir

Kafiyeleri çoğu zaman <<yarım>>dır. Bu ses azlığını gidermek için bütün halk şiirlerinde olduğu gibi, redifleri çok sık kullanır. Esasen halk şiiri müzikten (sazdan) ayrı olmayacağı için için bu yarım kafiye eksikliği, saz eşliğinde hemen hemen belli olmaz.
Pir Sultan’ın saza pek bağlı olduğu, birkaç yerde ondan söz etmesinden de anlaşılmaktadır. Bir nefesinde de, bu nefesinin ayn-ı cemlerde okunmasını ister. Öyle anlaşılıyo ki, Pir Sultan iyi bir çalgı ustası, aynı zamanda iyi bestecidir. Birbirinden pek uzak bölgelerde yüzyıllardan beri sürüp gelmesi, ancak kendisinin bestelediği nefeslerin geleneğe sıkı sıkıya bağlı Alevi çevrelerinde sürdürülmesiyle korunmuştur. Tekkelerde en çok onun nefesleri okunur.

Pir Sultan’ın eserlerinde Hurüfilik izleri görülmesi, Abbasi Halifelerinin Irak’ta Hurüfilileri ortadan kaldırma davranışları dolasıyla canlarını kurtarmak amacıyla pek çok kimsenin Anadolu’ya kaçarak, Bektaşi ve Alevi çevrelerine sığınmış olmaları ve bu arada inançlarını yaymaları sonucudur. Bu inançların az çok bu tarikatlara girmesi pek silik Hurüfilik izleri bundan ileri gelmiştir. Ama hiçbir zaman onun derin ve karışık inançlarına inmemiştir. Onun bu konuda kullandığı bazı terim ve deyimler hemen bütün öteki tarıkatların şiirlerinde de görülebilir. Bu bakımdan Pir Sultan için Hurüfiliği benisemiştir, denilemez.

ÇEŞİTLİ KONULARDA NEFESLER

AŞAĞIDA VERİLEN şiirler buraya dek söylenenleri topluca göstermek içindir. Bu nefeslerde İran Şahlarını görmeye gitmek, propaganda gezileri, taraftarların yoldan çıkmalarından şikayet, ayaklanma günlerinin gelmekte olduğu ya da geldiği, üzüntülü bekleme günleri, ülkü yolunda dertleniş, ne olursa olsun yoldan dönmeyeceği gibi konular vardır. Dah sonra gelecek şiirlerde bunlar daha çok sayıda görülür.

Pir Sultan’ı okurken, yaşadığı ortamın düşünceleri, buna karşı Osmanlı hükümetinin tutumu, Alevilerin Ali soyuna ve İran Şahlarına bağlılık yolunda çalışmaları, yer altı çabalar ve propaganda gezileri ile ülkünün canlı tutulması, bu yolda katlanılan acılar gibi konular hatırdan çıkarılmamalıdır. Ayrıca, Pir Sultan’ın çok zaman söylemek istediklerini açıkca söylemeyip sembollerle sanatlı biçimde anlattığı da uzak tutulmamalıdır.
Nefeslerinin bir bölüğü de tümden öğretici yolda olup bunların yeni yetmeleri yetiştirmek, tutulacak yola hazırlamak, eskilerin de bilgilerini yenilemek ve yüreklendirmek için düşünülmelidir.

19
Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Korular kalmadı kara yurt oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi (1)

Kızıl Irmak gibi bendinden boşan
Hama’dan Mardin’den Sıvas’a döşen
Düldül eğerlendi, Zülfikar kuşan
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Mümin olan bir nihana çekilsin (2)
Münafı başına taşlar üşürsün
Sancağımız Kozava’ya dikilsin (3)
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Şah’ın geleceğin bir gün duydular
Yezit’ler lanet göleğin geydiler
İmam Aliyyülürriza’ya kıydılar
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

PİR SULTAN ABDAL’ım bu sözüm haktır
Vallahi sözümün hatası yoktur
Şimdiki ne Yezit’i çoktur
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

_______________
(1) Günlerin gelmesi: Ayaklanma ve zafer günlerinin gelmesi,her şeyin hazır olduğu.
(2) Nihana çekilmek: Gizlemek, kendini belli etmemek
(3) Kozava: Sıvas ile Tokat arasında Alevilerin çokluk olduğu ovanın adı.

20
Söyletmen beni derdim büyüktür
Aşıklar meydanı coşmadan gel gel
Benim ciğerciğim delik deliktir
Kaynayıp taşmadan gel gel

Felek bir bilezik taktı koluma
Ben halimi arzedeyim pirime
Engür şerbetini sundu elime
Sakiya, bu demi içmeden gel gel

Gel bizim bahçeye edelim seyran
Bülbül mest eylemiş, bir güle hayran
Seni benden bir gün ayırır devran
Ayrılık haline düşmeden gel gel

Şunda üç beş günlük müddetim kaldı
Emanet sahibi geldi de gitti
Metamımız aldı, yükümüz tuttu
Ömrümün kervanı göçmeden gel gel

PİR SULTAN’ım Haydar, gel bazı bazı
Gayrı çekmez oldum cevr ile nazı
Havalandı uçtu gönlümün şazı
Bilece konalım, uçmadan gel gel (1)

_______________
(1) İlk olarak Vahit Dede (Salcı)nın yayınladığı bu nefesi için Notalar bölümüne bakınız (12)

21
Hasretilen beni uryan eyledin
Beklerim yolların efendim gel
Gönül kuşu kalktı cavlan eyledi
Beklerim yolların gel efendim gel

Evvel ahir sensin, dönmezem senden
Meyl-ü muhabbetin çıkar mı candan
Gönül göç eyledi kevn-ü mekandan
Beklerim yolların gel efendim gel

Tevarih çoğaldı da hadden aştı (1)
Urum sofuları bildiğin şaştı
Şimdi gayret Şah-ı Merdan’a düştü
Beklerim yolların gel efendim gel

Horasan’dan kalktı pirim Hind’i yararak (2)
Top top olmuş Harici’ler kırarak
Bendelerin Şah’ına yalvararak
Beklerim yolların gel efendim gel

Bozuldu, yolcular yollarda kaldı
Ayin, erkan gitti, dillerde kaldı
Bendelerin zayıf hallerde kaldı
Beklerim yolların gel efendim gel

PİR SULTAN’ım Allah Allah diyelim
Gelin, nikabını elde koyalım
Taktir böyle imiş biz ne diyelim
Beklerim yolların gel efendim gel (3)

_____________
(1) Bu mısra hükümet kovuşturmasının artığı bildiriliyor. Bu nefes Hasibe Mazıoğlu tarafından yayınlanmıştır (bk.: Biliyografya).
(2) İki hece fazladır
(3) Şah’ın yolunun beklendiğinin en güzel örneklerinden olan bu nefeste umutların kırıldığı da seziliyor.

22
Arkası yok deme Şah’ım oğlunun
Zahirde batında yüz bin er vardır
On dört masum ile on iki İmam
Yanınca Muhammed’le Ali vardır

Önümüzce Rabbim sözüm pişirir
Yaramaz sofular Şah şaşırır
Dervişler arı oldu çiçek devrişir
Arının gömecinde balı vardır

Şükürdür derler dostumun düşmanı
Oddan kılıçtan keskindir gülbengi
Kırmızıdır donu hem aldır rengi
Renginde dürüm dürüm alı vardır

Şükürdür derler dostumun figanına
Kalırmı mı sandın erenler ahı
Horasan’da yatar derler İmam Riza’yı
Yeşil türbe üstünde nuru vardır

PİR SULTAN’ım der ki vaktın beklesin
İkrarını mümin olan haklasın
Arif olan kalp evine saklasın
Erenlerin çok gizli yolu vardır

23
Engürü dağından bir yol azıttım
Acap Şah’a giden yollar bu m’ola
Sarardı gül benzim döndü ayvaya
Acap Şah’a giden yollar bu m’ola

Nice pınarım var, dolar eksilir
Ardıç dallarına gök tekeler asılır
Gırcılı boran tutmuş beller kesilir
Acap Şah’a giden yollar bu m’ola

Merdindedir deli gönlüm merdindedir
Ala Dağ ardından, Şah Abbas yurdundan
Kanlı yaş, akıttım Şah’ın derdinden
Acap Şah’a giden yollar bu m’ola

Nice pınarım vardır üstü bovalı (1)
Taşı kimyalı da toprağı dualı
Kayalarımız var şahin yuvalı
Acap Şah’a giden yollar bu m’ola

PİR SULTAN ABDAL’ım coşup giderim
El-gün arasına düşüp giderim
Köpüklenmiş selim, aşıp giderim
Acap Şah’a giden yollar bu m’ola (2)

Older Posts »

Kategoriler